Uzun Yazılar

Dertsizler Destanı-1


Derdi olmayan insanların, dertleri olmayan diğer insanlardan öğrenecek çok şeyleri vardır. Derdi olmayan bir insan okaliptus özlü kremle ilgilenmez ve neden ilgilenmediğini de umursamaz. Ancak bunu derdi olmayan başka biriyle konuştuğunda okaliptus özlü kremin neden umursanmayacak kadar değersiz olduğunu öğrenebilir. Neyse. Halsiz kaldığım bir gece yarısını yaşıyorum galiba. Hava soğuk sanıyorum.. çıplak vücudum masadan yere düşmek üzre. Umarım düşer, diye düşünüyorum ki hala, var oluşumun sebebini bulamadım. Asla bulamayacağımı öğreneli yaklaşık on beş yıl kadar oluyor. Dedemin ve diğer ete benzeyen varlıkların yok olmalarından on üç hafta önceye denk geliyor. Kalabalık bir kavşakta yere diz çökmüş yağmuru anlamaya çalışıyordum, elimde Tolstoy ile birlikte Nazım. Ne kadar da tezat, oysa hava daha kararmadi. Belkide kararmasına da gerek yoktu! Sonuçta Tolstoy ve Nazım ile birlikteyiz. Neyse.. arabaların çıkardığı makina sesleri kulağımı delmek üzereydi, yağmurun sesini bilirsiniz mutlaka.. yok! Gürültülü trafik, kaybolduğum sonbahar. Yeşile boyanamayan bir baharı ne yapabilir ki insan? Kuşların özgürce dolaşamadığı gökyüzünü.. Aşktan bahsetmeyen insanları, üç asır daha görmezden gelebilirim, ne güzel.

Saat: 14.12
Hala soğuk.
Hala kalabalık kavşakta oturmuşum, oturmuşuz yeşil ejder ve Ozpozonks Kuşu ile birlikte.

Hamlet oyunundan bahsedebilecek insanlar arıyordum bu hengamenin içinde, ümidim kalmadığı an cehennemine gelebilirim ey Tanrım! Bir ara ayağa kalkasım geliyor, kalkıyorum lakin ne bacaklarımın ağrısından ne de ıslanan pantolonum verdiği rahatsızlıktan, tamamen farkedilmek için. Gözlerimin ağrılar içinde kaldığını görebilecek, ete benzeyen varlıkları bulmak için! Ardından, ardı arkası kesilmeyecek derin tartışılmalar yapabileceğimiz birisini bulmak için. Ağacın gölgesi yok oluncaya dek bekliyorum.
.
.
.
Üç gün daha bekleyebilirdim, kırmızı ojelerini görmeseydim parmaklarında, saçlarının kumralında kaybolmasaydım. Tanrım yaşadığıma şükür etmek istiyorum, bilirsin, bunu fazla yapmam ama gözlerimi nasıl hareket ettireceğimi unutmuşken ela gözlere bakıp gittiğimde uzak sahillere.. ne güzel..
Neyse.. gelip karşımda durmasaydın böyle Portekiz ekspresi gibi zamansız gelmeseydin. Okyanus karanlığı hayallerle yüz yüze getirmeseydin beni. Gözlerime bakmasaydın yahu.. ne güzel inanmıştım ben, dedemin ve diğer ete benzeyenlerin yok olup gittiğine!   /  

Kız: Tolstoy'u bende çok seviyorum.   /   
Ben: Nazım inanılmazdır!    /   
Kız: Nasıl, anlamadım!    /   
Ben: Hamlet'i biliyor musun?     /    
Kız: Shakespeare değil mi?     /     
Ben: Bu kış yine soğuk geçer sanırım!      /    
Kız: Bende mi problem var, seni anlamakta zorlanıyorum.      /     
Ben: Gözlerini kapatıp yıldızları saymaya çalışırsan daha kolay olur işin!       /     
Kız: Evet haklısın, bu kış soğuk geçecek galiba.     /   

Bu şekilde gülen birini, ilk defa bu denli dikkatle izliyorum. Ne pervasız gülüştür gözlerinden çıkanlar! Sanırsın dedem ve ete benzeyen varlıklar yok olup gittiler! Ne güzel.. Neyse..



Gizemli Bir Kadın Üzre Nefes Alıyorum

Soğuk.. kalabalık.. ve dargın.
Sokaklar, yoğun.. sonra sessiz.
Gizemli bir kadın üzre nefes alıyorum,
Ve gözleri kalabalık.. ve dargın.

Memleket telaşına düştüğümüz yıllarda,
Çanakkale civarları,
Bir süreliğine mahpusa atmamışlarken    daha bizi.
Daha sevmemiş iken, toprağı, ay çiçeği tarlalarını.
Gürültüsüyle bulutları.. kadehler dolusu şarabı.
Bi haberdir saçlarının kokusu, bilemezdim ey tanrım..
Oysa ne de güzelmiş sevebilmek,
Yıllara dayansın diyebilmek, bu göğsümdeki gürültüyle,
..gözlerime döktüğü gülüşü.


Soğuk, kalabalık.. ve dargın.
Sokaklar, yoğun.. sonra karanlık.
Gizemli bir kadın üzre nefes alıyorum hala.
Ve gözleri hala kalabalık, geceleri de susmuyor artık gürültü.
İyiden iyiye uyumuyorum da, geceler bir hayli gece..
Sokaklar bir hayli sokak,
Ruhumda bir hayli gözlerin.

Posta kutumuzun olduğu bir ev.
Posta kutumuza bir isim.
Beğenirsin herhalde. turuncu.. parlak.
Gözlerin kadar hemde. Rüzgar da çıkıyor sonra, sıcacık..
Güneşte doğacak gibi, alaca da aydınlık. Şarap misali.
Bir kadeh,
pırıl pırıl..
Nefesin ellerimde, sahil boyu yürüyoruz.
Gülüyoruz, midyeci çocuğa ve şapkası..
Ve kahırdan tükenen bacakları.
Üzülüyoruz içten içe.
Aldırış ediyoruz çocuğa. "Taze midyeler var! " bağırıyoruz!
Sonuna dek sahilin.
Sahilin sonu harap.
Soğuk, kalabalık.. ve dargın.
Sahil yoğun.. sonra karanlık.
Gizemli bir kadın üzre nefes alıyorum, yıllar yılı.
Ve gözleri bir hoş, deliriyorum.
Delirdikçe beliriyorum aslında! 
İçimi parçalayan bu gürültü.. sonsuza dek sanıyorum.
Ah be sevgilim.. Nazım girmiş bir koluma.
Sevdaya türküler yazıyoruz.
Görmeden gözlerim, seviyorum seni.
Yahut dokunamadan ellerine.
Beraber Ostrava'ya gitmeden.
Hayal edemeden, otuz yıl sonrayı.. bilmediğimiz bir gökyüzünün altında.
Belki de gökyüzünde!
.
.
.
Gün battı.
...nitekim gene gece çöktü.
Zor kalkıyorum kanepeden.
Sigarayı bulmam gerek.. buluyorum.
Banyoya gidiyorum, aynanın karşısına.
Saatlerce bekliyorum.
Bilmem.. asırlarca bekledim, sanıyorum.
Sanıyorum ki, karşımdasın sanıyorum.
Gülüyorum ki, karşımdasın.. gülüyoruz.
Soğukta.. kalabalıkta..
Nerde? Her nerde olursam..
Gizemli bir kadın üzre nefes alıyorum.. 

Derenin Denize Düştüğü Yer

Dere boyundan, derenin denize düştüğü yere doğru gidiyorduk. Derenin denize düştüğü yerde bir martı uyurmuş ve derenin denize düştüğü yerde ki uyuyan martının çok uzaklardan haber getirdiğine inanılırmış. Ne kadar, çok kişi bilmese de derenin denize düştüğü yerde ki martının uzaklardan haber getirdiğini, bizim gibi başına buyruk insanlar dinlemiştir bu hikayeyi. Sevgilimle beraber, derenin denize düştüğü yere geliyoruz sonunda. Etrafımızda başka başka insanlarda vardır ve çoğu geceyi beklemeden derenin denize düştüğü yerden ayrılır. Kimsenin bilmediği ama bizim bildiğimiz bir ayrıcalığı vardır derenin denize düştüğü yere mesaj getiren martının. Sadece mesaj için gelenler farkına dahi varamazlar bunun. Lakin önemli olan hiç bir zaman mesaj olmamıştır. Derenin denize döküldüğü yere martının falan geldiği yokmuş. Yaşlılardan dinlediğim hikayeye göre, dünya üzerindeki en yıldızlı gece ve en güzel gökyüzü tamda orada bulunurmuş. Aslında bununda bir önemi yoktur sevgilim, gözlerinin evreninde kaybolmaya yakınken, kaybolurken belki de. Gökyüzü sanıyorum, oturduğumuz kumsalı, yıldızların en güzeli yanımda üstelik. Saçların uzanmıştır gökyüzünden kumsala. Asırlarca bekleyebilirim yanımda sen olacaksan eğer sevgilim, derenin denize düştüğü yerde ki haber getiren martıyı. 

Aşk ve Kahrolası Gürültü

 Yağmurun dramı ürkütecek bizi. Her damlası notadır kulaklarımıza, aşkın şehvetinden kahrolacağız, kaybolacağız yerlere çizdiği şarkının suretinde.

Sahnemizin hangi bölümünde, izleyemediğim kaçıncı piyeste, Hera'sındır sen, bense ruhu buruk bir Tanrı, denizlerin hakimi lakin duyguların uşağı. Yahut Vera'sındır sen, bense bıyıklı bir vatan haini, elimde tütün kokusu kolumda yetmiş beşten kalma daktilo, saçlarım uzamıştır, uzanmışımdır Karadenize, Gürcü'den Bulgarya'ya. Sert rüzgara aldırmadan, teknede ben, üzeri pullu defter, eskilerden kalma sakallı bir kaptan, lacivert kuşaklı belinde silahı birde Marcel isminde alacalı, ince tüylü safkan bir Afgan köpeği.
Sana doğru geliyoruz sevgilim, güneş alnımda, Çarşamba'ya uğramadan geçiyoruz, susuzluk baş gösteriyor sevgilim, Marcel geceleri de susmuyor artık, kaptan baygın, sarhoştur şaraba. Güneş çarptı iyiden iyiye beni de, hayalin beliriyor karşımda;
kolların, kulakların, kısa saçın, renkli ojelerin, bacakların, kaşların ve beni içten içe delirtecek bakışların. Endamından koca Karadeniz duruldu sevgilim, şiirlere ilham oluyorsun, hangi yazarı okuyorsun söyle bana, bir kütüphane kurayım hemen kafamda bir yerlerde adına da Mandela diyeyim.